Mülkiyet ve adalet


Özcan Ünlü isimli köşe yazarının Mülkiyet ve adalet başlıklı yazısı. Haber 7

Güncelleme: 04-10-2026 11:06:00 Tarih: 04-10-2026 10:06

Mülkiyet ve adalet

Bugünlerde yaşadığımız meseleleri dikkatle analiz ettiğimizde bir şeyi çok net görüyoruz: Her şey değişse de bir şey hiç değişmiyor; zahmetsizce çoğalmak, hak etmeden kazanmak ve başkasının terinden servet devşirmek…

Son günlerde manşetlerden düşmeyen, milyonlarca liranın buharlaştığı, adeta modern bir seraba dönüşen “fon vurgunları”, sadece bir adlî vaka ya da finansal denetim zafiyeti değildir. Ortada duran manzara hukukun sınırlarını aşan, kadim inançların ve evrensel insanlık vicdanının en sert biçimde yargıladığı kolektif bir ahlâk krizidir.

İnsanoğlu, varoluşundan bu yana mülkiyet ile adalet arasındaki dengeyi kurmaya çalıştı. Bu dengeyi korumak adına semavî dinler, mülkiyetin dokunulmazlığını yalnızca hukukî bir madde olarak değil, varoluşsal bir sınır çizgisi olarak belirledi. On Emir’in yalın ve sarsıcı ihtarı çok açıktır: “Çalmayacaksın.” Tevrat, zayıfın, yetimin ve ötekinin hakkını gasp etmeyi, ölçü ve tartıya hile karıştırmayı doğrudan Tanrı’nın adaletine açılmış bir savaş sayar.

İncil’de, haksız kazançla büyüyen serveti ruhun çürümesi olarak tarif eder ve tövbenin ilk şartı olarak gasp edilen malın katbekat iadesini şart koşar.

İslâmiyet ise, meseleyi çok daha hassas bir ölçüyle ele alır. Mülkiyetin korunmasını dinin varlık sebeplerinden biri (hıfz-ı mal) sayarken, kamuya, yetime ve başkasına ait olana el uzatmayı “karınlarına doğrudan ateş doldurmak” (Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş bir ateşe gireceklerdir. Nisâ, 10.) şeklinde tasvir eder. Savaş meydanında kamuya ait bir tek hırkayı haksızca aşıranın kazandığı zaferi dahi hükümsüz kılan bir anlayış, bugün bin bir türlü kılıfla organize edilen, masum insanların birikimlerini yutan modern talan düzenlerine nasıl bakar?

Bu aynı zamanda, Efendimize göre, insanı helâke sürükleyen yedi büyük günahı (mûbikât) saydığı hadisinde yetim malı yemeyi bu günahlar arasında zikretmiştir (Buhârî, Cesâya 23; Müslim, İmân 145).

Kamu hakkını gasp etmenin, yetimin geleceğini çalmanın, devleti ve toplumu dolandırmanın adı ister rüşvet olsun, ister yağma, isterse çağdaş bir “özel fon”…

Kamu malından izinsiz pay almak, ganimetten veya beytülmâlden (hazine) bir şey gizlemek fıkıhta gûlul olarak adlandırılır ve kul hakkı / kamu hakkı olduğu için tövbesi en ağır konulardan biri olarak zikredilir.

Âl-i İmrân Sûresi, 161. ayette, “Hiçbir peygambere emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete hıyanet ederse (kamu malından bir şey çalarsa), kıyamet günü çaldığı şeyle birlikte gelir...” denilir.

Hayber Savaşı sonrası şehit olduğu sanılan bir kişi hakkında Efendimiz, “Hayır, ben onu kamuya ait ganimetten aşırdığı bir hırka / bürde yüzünden cehennem ateşinde görüyorum” buyurmuştur (Müslim, Îmân 182; Muvatta, Cihâd 25).

Mesele yalnızca kutsal metinlerin sahasında kalmıyor. İnsanlığın binlerce yıllık düşünce birikimi, felsefesi ve evrensel hukuk ilkeleri de aynı noktada birleşir: Antik Çağ’dan Aydınlanma’ya, Hammurabi Kanunları’ndan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne kadar kurulan tüm beşerî zeminler emeğe saygı, haksız zenginleşmenin önlenmesi ve zayıfın korunması kaidesi üzerine yükselir. Bir toplumda “kısa yoldan köşeyi dönme” iştahı erdemin, liyakatin ve alın terinin önüne geçiyorsa, orada çözülen sadece banka hesapları olmaz, toplumun bir arada yaşama iradesi de yara alır.

Bugün şahit olduğumuz vurgunlarda ikiyüzlü bir trajedi sergileniyor: Bir tarafta insanların iyi niyetini, bilgisizliğini veya zafiyetini istismar eden organize bir açgözlülük; diğer tarafta ise toplumsal dip akıntılarda kök salan “emek vermeden zenginleşme” hevesi. Vurguncunun suçu elbette sabittir ve yargının en ağır pençesiyle cezalandırılmalıdır. Ancak bu bataklığı kurutmanın yolu, yalnızca mahkeme salonlarının kapısını kapatmaktan geçmez.

Mesele, toplumun vicdan terazisini yeniden kurabilme meselesidir. Yetim hakkının sadece bir dinî motif değil, bir çocuğun geleceği ve geleceğin teminatı olduğunu hatırlamalıyız.

Kamu malının, doğmamış nesillerin ortak emaneti olduğunu kavramalıyız. Alın teri dökülmemiş, üretimle taçlanmamış, bir başkasının kaybı üzerine inşa edilmiş her kazancın; ister bir köy kahvesindeki kumarda ister plazaların fon havuzlarında dönsün, zehirli bir tortu bıraktığını idrak etmek zorundayız.

Hukuk gereğini elbette yapmalıdır. Denetim mekanizmaları en katı şekilde işletilmeli, sisteme sızan şebekeler tasfiye edilmelidir. Ancak asıl kurtuluş, insanın kendi içine dönüp şu eskimeyen soruyu yeniden sormasıyla başlayacaktır: “Kazanırken neyi kaybediyoruz?” Çünkü başkasının hakkını yiyerek kazanılan bir servet, sahibini zengin kılmaz, yalnızca ahlâken iflas ettirir.




Bu haber 34213 defa okunmuştur.


Etiketler :


Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.


FACEBOOK YORUM Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

YAZARLAR

ÇOK OKUNAN HABERLER

HAVA DURUMU

Hava durumu yükleniyor...

ANKET | TÜM ANKETLER

SİTEMİZİ NASIL BULDUNUZ

NAMAZ VAKİTLERİ

nöbetçi eczaneler