Ferruh Hoca ile İlim ve Sanat Dergisinde çalıştığım ilk yıllarda tanıştım ve bu tanışıklığımız giderek bir samimiyete ve nihayet çok sağlam bir dostluğa dönüştü.
Hoca, son derece mütevazı, beyefendi ve işinin ehli bir kişilikti.
Kendisini birçok defa hem çalıştığı İstanbul Teknik Üniversitesinde hem de Ataköy’deki evinde ziyaret ettim.
Konuşmayı yaptığım sırada dergiler henüz, Ankara’dan İstanbul’a taşınmamıştı.
Benim jenerikte adım yazılmamıştı ve konuşmayı derginin Kasım-Aralık sayısında, 1985 yılında yayımladık.
Başlığı da “Osmanlı Camii Mimarisindeki Çözülme Üzerine Ferruh Müftüoğlu ile Bir Konuşma” şeklinde belirlemiştik.
Bu sohbeti karşılıklı soru cevap şeklinde yaptık ve her ikimiz için
de gerçekten çok zevkli, dergi açısından da verimli bir konuşma oldu.
Konuşma bittikten sonra evin havadar ve genişçe balkonuna geçtik, kahve içtik ve ben müsaade istedim, ama hoca bana bir sürpriz yapacağını söyleyerek biraz daha tuttu.
Daha önceki sohbetlerimiz sırasında geçmişti, balık sevdiğimi söylemiştim, meğer fırında balık yaptırmış.
O gün bugün hocayı ve bu nezaketini hiç unutamadım.
Balık işin latifesi ama Ferruh Bey tam bir İstanbul Beyefendisiydi.
İlk ve Ortaokulu Beyşehir’de, Liseyi, Konya’da bitirmiş.
1965’te İTÜ İnşaat Fakültesinden mezun olarak aynı fakültenin Su Yapıları Kürsüsü’ne asistan olur.
1970-73 yıllarında Londra Üniversitesi Chelsea College’de Sibernetik
Modeller alanında doktora yaptı ve 73 Haziranı’nda İTÜ’ye döndü.
1979 senesinde doçent, 1991 yılında da profesör olmuş.
Kendi üniversitesinde Su yapıları, Barajlar, Yeraltı-suları,
Sulama-kurutma, Akışkanlar Mekaniği, Hidrolik, Hidroloji, İstatistik, Hidrolojik Sistemlerin Analizi derslerini verdi. Yıldız, Sakarya ve Uludağ Üniversitelerinde de bu derslerin bazılarını okutur.
2000 yılında ağır bir açık kalp ameliyatı geçirerek emekliye ayrıldı.
Ferruh Hoca Ağustos 2007 yılında aramızdan ayrıldı, mekanı cennet, makamı âli olsun.
Bugün de hala güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olan kırk yıl önceki o konuşma şöyle başlamış ve devam etmişti:
F. Karaçam: Hocam, Tanzimatla birlikte insanımız kimi kaygılarla,
kimi heyecan ve ümitlerle bir değişimin tanığı oluyordu.
Bu değişim giderek her alana hızla yayılırken ben sizden
özellikle cami mimarisindeki değişimin nasıl olduğunu öğrenmek istiyorum.
F. Müftüoğlu: Efendim, bilindiği gibi Tanzimat Fermanı Osmanlı Devlti’nin Batı karşısında içine düştüğü aczin Sultan namına kaleme alınmış itirafnamesidir. Batı’nın üstünlüğünün hissedilir hâle gelmesi tanzimattan bir hayli önce 18. asrın başlarında görülür.
Batı karşısında geri kalışımızın asli sebeplerinin tesbiti bunların izalesi yolunda faaliyet gösterilmesi gerekirken bu yapılamamış, giderek hasıl olan aşağılık duygusu her alanda taklitçiliği doğurmuştur.
Taklitçiliğin en bariz şekilde görüldüğü sahalardan biri de mimaridir.
Osmanlı mimarisinin safhalarına bakacak olursak İznik, Bursa, Edirne ve hatta İstanbul’un ilk yıllarını kapsayan bir erken devir, sonra klasik devir ve bunu takip eden bir taklit devri görürüz.
Taklit devrinin özelliklerini iyi görebilmek ve isabetli bir değerlendirmesini yapabilmek için klasik devre hızla bir göz atalım.
Bu devir Fatih tarafından yaptırılan ve günümüze iç avlusu ve kıble duvarı şimdiki Fatih Camii’nin unsurları olarak intikal etmiş bulunan Fatih Camii ve Külliyesi ile başlar.
Bu devrin günümüze kadar yaşayan ilk abidevi eseri Mimar Hayreddin tarafından yapılan Bayezit Camii’dir.
Klasik devir Sinan ile zirveye ulaşmış ve Sadefkâr Mehmet Ağa ve Mimar Davut Ağa ile devam etmiştir.
Sinan, pek çok sanat tarihçisine göre gelmiş geçmiş mimarların en büyüklerinden biri, bazılarına göre ise en büyüğüdür.
Onun gibi dâhi bir sanatkârdan sonra yenilik getirmek
Yani Sinan, aşılması imkânsız demesek de fevkalade güç bir sanatkâr. Klasik devir mimarimizde Sinan’dan sonra büyük yenilikler olmamıştır. Mesela bir Sultan Ahmet Camii, mesela bir yeni cami yapılmış. Muhakkak kendilerine göre özellikleri var.
Bir Şehzade Camii’nin veya bir Süleymaniye’nin taklidi değil bu eserler.
Her ikisinin de planları Şehzade Camii’ninkine benzer.
Bir merkezî büyük kubbe ve bunun dört yanında dört yarım kubbe ile örtülmüşlerdir. Tasarımlarının, Şehzade ve Süleymaniye camilerinden alınmış olması onların birer kopyası hâline düşürmüyor bu eserleri ama fevkalade çarpıcı yenilikleri de yok.
Aşağılık duygusuna düçar olmuş bir toplumun fertleri bu arayışlarını taklit sureti ile tatmine yönelirler. Aslında geri kalışın sebebi Birunîlerin, Harzemîlerin, Farabîlerin, İbn-i Sinaların, Ali Kuşçuların yetiştikleri devirlerin ilim zihniyet ve metodunun unutulması ve eğitim müesselerine skolastik bir zihniyetin hâkim olmasıdır.
F.Karaçam: Hocam peki, bu skolastik zihniyetten kurtulmak mümkün olamaz mıydı?
F. Müftüoğlu: Elbette olurdu ama bundan kurtulmanın yollarını aramak yerine birtakım sosyal müesseseleri ve bunların mahsullerini taklit etme yoluna gidilmiş, bundan ümit edilen sonuç elde edilemeyince bir panik ve iman zafiyeti baş göstermişti.
Bu, toplumun her kesiminde görülen bir durumdur. İdareciler, bilginler, sanatkârlar, eğitimciler ve hatta fertlerin manevi eğitimi konusunda rol sahibi kişiler, yani şeyhler bile kendilerini bu aşağılık duygusundan kurtaramamışlardır. Burada hatırıma gelen bir olayı anlatmak istiyorum. Zannederim sultan II.Mahmut, şeyhini ziyarete gidiyor. Şeyhi kendisini uğurlamak için kapıya kadar geliyor.
Padişahın şehzadeliği sırasında görmediği bir şey bu.
Sultan II.Mahmut’tan pek beklenmeyen bir reaksiyon görülüyor. “Efendi hazretleri” diyor, Sultan “Acaba biz mi çok büyüdük yoksa siz mi küçüldünüz?” Yani şeyhinde bile bir dejenerasyon görüyoruz cemiyetin. Kanaatimce bir iman tazelemeye ihtiyacı vardı ve onu başaramadı cemiyet. O yapamayınca taklitçilik hâkim oldu. Taklitçilik şuuru köreltir ve devamı şuursuzluğu kökleştirir.
Yine mimariye dönecek olursak, taklit devri eserleri arasında Nuruosmaniye, Laleli, Üsküdar, Selimiye, Dolmabahçe, Ortaköy camileri (bazılarının külliyeleri, bazılarının müştemilat yapıları var), Dolmabahçe ve Beylerbeyi sarayları, kaslar, köşkler pek çok sivil ve askerî mimari eseri sayabiliriz. Bu yapılar güzel gelmiyor bana.
F. Karaçam: Neden bütün bu eserler size güzel gelmiyor Hocam, esere yansımış bir özellik mi arıyorsunuz, yansıması gereken bir özellik?
F. Müftüoğlu: Evet, tabi… Bazen “ bu, benim klasik devir mimari özelliklerine karşı şartlanmamdan ileri geliyor olamaz mı?” diye soruyorum kendime.
Bunu beğendim, bunu beğenmedim diyebilir bir insan, bunu sevdim bunu sevmedim.
Fakat acaba hissî davranıyor olamaz mı? Klasik eserlere karşı bir hayranlığımız var da bunun tesiri ile mi diğer eserleri küçümsüyoruz, sevemiyoruz diye şüpheye düşebilir insan.
Yalnız bakıyoruz, bazı yabancı sanatseverler, sanatkârlar ve sanat tarihçileri de bizim zevkimizi paylaşıyorlar.
Dolayısı ile klasik devirde evrensel diyebileceğimiz güzellik ölçülerine ulaşılmıştı,” diyebiliyoruz.
Mesela Bruno Taut isimli bir sanat tarihçisi, yanılmıyorsam
Mimarî Bilgisi adlı kitabında “Ben” diyor “iki büyük mimari
mektebi-ekolü tanıyorum, bunlardan biri Gotik, diğeri Osmanlı.”
Bir Avrupalı söylüyor bunu. Hristiyandır.
Gotik mimari tarzını kendi medeniyetinin bir meyvesi olduğu için, belki Gotik yapıları temaşa ede ede büyüdüğü için sevebilir ama Osmanlı eserleri ile karşılaştığında ve mezkûr kitabı yazdığında herhâlde 30 yaşını aşkındı bu adam. Batıdan destek arama ihtiyacında değilim.
Ancak kendi öz mimarimiz hakkında söylediklerimin tarafgirlik taşımadığını belirtmek için burada Ernst Diez isimli sanat tarihçisinden bir alıntı yapmak istiyorum. Ernst Diez: “Selimiyedeki mekân tesiri, büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık tesiri bakımından yeryüzündeki bütün yapıların üstündedir,” diyor.
Yanılmıyorsam Prof. Oktay Aslanapa’nın “Edirne’de Osmanlı Devri Abideleri” adlı kitabında görmüştüm bu ifadeyi.
Zevk-i selim sahibi herkesin güzelliğinde ittifak ettiği eserlerin mimari tarzı terk edilmiş, hem fonksiyon hem estetik bakımından tatminkâr olmayan yapılar ortaya konmuş. Acaba iktisadi güçlükler mi yapıların yozlaşmasına sebep oldu diye düşünüyorum ve aksine bol para harcandığına kanaat getiriyorum.
F. karaçam: Evet hocam bu değişim bir dağılma, bir çözülüp tükenmedir diyorsunuz, o zamanlarda umut bağlandığı gibi bir retable oluş, yeniden canlanıp toparlanma, çokça kullanılan bir deyimle bir kan tazeleme olmamıştır diyorsunuz.
F. Müftüoğlu: Evet tabi, kanaatimce bir kan tazeleme olmamıştır.
Sözünü ettiğimiz değişim, bir tekâmül, bir gelişme veya şahsiyetini koruyarak bir üslup değiştirme olmamıştır.
Bir gerileme, bir şahsiyetsizleşmedir. Klasik devir eserlerine baktığımız zaman tasarımda, fonksiyona çok dikkat edildiğiniz görüyoruz.
Osmanlı mimarisinde caminin merkezî rolünü göz önüne alarak klasik devir ve taklit devri Camilerini karşılaştırmaya çalışalım.
Cami, bir mü’minler topluluğunun bölünmeden, parçalanmadan, yekpare bir vücut gibi bir araya gelebildiği bir mekân olmalıdır. Taş ve tuğla gibi yapı malzemeleri ile geniş bir alanın örtülmesi için kubbe, tonoz, kemer ve sütun gibi elemanlar kullanmak gerekir.
Mümkün mertebe de büyük bir cemaatin ibadet edebileceği bölünmemiş bir mekân sağlayabilmek için mümkün olduğunca büyük kubbeye ihtiyaç vardır.
Erken devir Camilerine baktığımız zaman bu ihtiyacı tatmin yolunda bariz bir tekâmül zinciri tesbit edebiliriz. Cami mimarisi, iç mekânın büyük merkezî kubbe altında teşkili yolunda gelişmelerle Mimar Hayreddin’in İstanbul’da inşa ettiği Beyazıt Camii ile neredeyse ideal ölçülere kavuşmuş ve Mimar Sinan’ın eserleri ile kemale ermiştir.
Burada sıkça karşılaşılan bir iddiaya cevap vermek istiyorum. Süleymaniye Camii’nin emsalsiz güzelliğini hazmedemeyen Batılı sanat tarihçileri onu Ayasofya’nın bir kopyası gibi göstermeye çalışırlar.
Evet Süleymaniye’nin planı, Ayasofya’nınkine benzemektedir.
Dikkatle incelenmediğinde pek de fark edilmeyen bu benzerlik ne Süleymaniye’yi ne de Sinan’ı küçültür. Zaten gözünün önündeki bu şaheser yapıdan faydalanmaması hata olurdu.
Eğer Sinan’ın Ayasofya ile rekabet hırsı olsa idi onunkinden büyük bir kubbe yapardı ki bunu pek kolay başarabilirdi veya devrinde yıkılmaya terk ederdi. Sinan’ın alicenaplığı sayesinde biz bugün Ayasofya’ya da sahibiz.
Ayrıca Hz.Muhammed (s.a.s)’ın zuhurundan önce inşa edilmiş olan
Bizim bu iki şaheseri karşılaştırmak gibi bir sıkıntımız yoktur.
Klasik devir eserlerinin hepsinde yapının dâhilî ve haricî güzelliği, büyük nispette yapının sütun, kemer, kubbe, tonoz, kapı, pencere, vs. gibi ana unsurlarının terkip tarzından doğmaktadır.
F. Karaçam: İyi de diyelim ki bu sözünü ettiğiniz malzemeler kullanılamadı, o zaman ne diyeceksiniz?
F. Müftüoğlu: Bunlar azizim sadece güzellik için kullanılmış unsurlar, süsleme unsurları hem az sayılır hem de kaldırılacak olsa yapılar güzelliklerinden fazla bir şey kaybetmezler. Hâlbuki taklit devri yapılar, büyük nispette süsleme sanatlarının himayesine girmiş sayılırlar.
Batı tesirinin hâkim olduğu ilk cami olan Nuruosmaniye’de kapalı mekân, dört duvar daha doğrusu dört gizli kemer üzerine oturan bir büyük kubbe ile sağlanmıştır.
Bu plan daha önce Sinan dâhil birçok mimar tarafından başarı
Yapıdaki yenilikler, dört taraftaki büyük taşıyıcı gizli kemerlerin Türk kemeri (sivri kemer) olmayışı, bu kemerlerin ve saçakların çok ağır silmelerle çevrilmiş olması, revaklı iç avlunun da planının yarım daire şeklinde oluşu ve bütün süsleme unsurlarının barok etkiler taşımasıdır. Güya süsleme unsuru olarak kullanılan silmeler yapıyı güzelleştirmek yerine çirkinleştiriyor denilse yeridir.
İç avlunun yarım daire planlı oluşunun ise ne bir anlamı var ne
Dolmabahçe, Ortaköy, Nusretiye, Üsküdar Selimiye ve daha birçok camide dört gizli kemere oturan, büyüdükçe kubbeli plan uygulanmış ve iç avlu kaldırılarak yerine iki ve üç katlı çok odalı bölümler ilâve edilmiştir. Bu Camilerin çoğunda, Cami zemininden kubbe kasnağına kadar yükselen büyük, daire kemerli pencereler, kaba görünüşlü kabartma çiçek ve yaprak motifleri bol kullanılan unsurlardır.
Çoğunlukla zarif minareleri ile dikkat çeken bu camilerin Nusretiye hariç hemen hepsinde bol barok süsleme unsuru kullanılmış, fakat bu unsurların arzulanan neticeyi hasıl ettiği söylenemez. Nusretiye nisbeten daha şahsiyetli ve daha güzel bir eserdir. 18. yüzyılda yapılan Fatih Camii, Üsküdar Valide-i Cedid Camii, Eyüp Sultan Camii gibi bazı
eserler büyük nispette klasik devir tesirleri taşırlar. Bunlar da Batı etkisi süsleme unsurlarına inhisar etmektedir diyebiliriz.
F. Karaçam: Hocam oldukça faydalı bir sohbet oldu, ayrıca sizin gibi bir İstanbul beyefendisinin bu önemli bilgilerini dersimizde yayımlamak çok değerli. Teşekkür ederim.
F.Müftüoğlu: Rica ederim asıl ben teşekkür ederim.