Selanik’e karanlık çökmüş, vakit gece yarısını çoktan geçmişti.
Öğle saatlerinde başlayan yağmur olanca şiddetiyle sürüyor, arada bir şimşekler çakıyordu.
Şehrin doğu yakasındaki kuleler bölgesinde bulunan tuğladan yapılmış, üç katlı, barok mimarili köşke askeri bir araba yanaştı.
Bahçe girişindeki nöbetçi askerler kapıyı açtılar. Arabadan omuzları sırmalı üç paşa indi: Vardar Ordusu Kumandanı Ali Rıza Paşa, Selanik Mevki Komutanı Muhiddin Paşa, Vali Tahsin Paşa... Vardar Komutanı, kapısını açan askere, “Haşmetmeap’ı uyandırın” dedi. Emri alan asker köşke doğru koşturdu.
Bahsedilen kişi Osmanlının 34. Padişahı Sultan II. Abdülhamit Han’dı. 31 Mart Hadisesinden sonra tahttan indirilmiş, Selanik’ten gelen Hareket Ordusu İstanbul’a yerleşmiş, onu da geldikleri şehre sürgüne göndermişlerdi.
İtalyan uyruklu, Georgio Alatini isimli Yahudi bir un tüccarından satın alınarak ikametine tahsis edilen köşk, onun sürgün mekânıydı. Eşleri, çocukları ve maiyetiyle yaklaşık üç buçuk senedir burada göz hapsinde tutuluyordu. Kimseyle görüştürülmüyor, gazete okumasına, sokağa hatta bahçeye çıkmasına bile izin verilmiyordu. Ne Selanik’ten haberi vardı, ne İstanbul’dan ne de dünyada olup bitenlerden. Dışarı ile irtibatı kesilmişti.
Hâlbuki dışarıda kıyametler kopuyordu. Balkan Savaşı, koca imparatorluğu kurumuş bir ağaç gibi sallıyordu. Bulgarlar Edirne’ye doğru yürüyüşe geçmiş, Yunanlılar Selanik kapılarına dayanmıştı.
Paşalar, giriş kattaki salonda kısa bir müddet beklediler. Biraz sonra mabeyincinin uyandırdığı sabık Sultan, bastonuna dayanarak yanlarına geldi. Bakışları sorgu doluydu:
“Hayrola?” dedi. “Gecenin bu vakti ziyaretinizin sebebi nedir?”
Ali Rıza Paşa, saygılı bir şekilde cevap verdi:
“Sizi İstanbul’a götürmeye geldik efendim!”
“İrade-i seniyye böyle. Burada kalmanız tehlike arz ediyor.”
Şaşırmış, bir bölük askerin gözetimi altında ne gibi bir tehditle karşı karşıya olduğunu anlayamamıştı.
Paşalar önce birbirlerine baktılar ardından gelişmelerden habersiz olan Sultan’a vaziyeti anlatma gereği duydular.
Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’ın Osmanlıya savaş ilan ettiğini, Balkan topraklarının kaybedildiğini, Selanik-İstanbul demiryolu hattının ele geçirildiğini, Edirne ve Selanik’in tehdit altında olduğunu söylediler.
Yaşlı Sultan zıpkın yemiş gibi sarsıldı. Duyduklarına inanamamış, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
“Ne söylüyorsunuz siz?” dedi. “Bunlar nasıl mümkün olabilir? Balkan Devletleri arasında anlaşmazlık vardı. İki cihan bir araya gelse ittifak edemezlerdi. Dört devletin birleşmelerini hükümet duymadı mı? Elçilerimiz, ateşemiliterlerimiz uyudular mı? Bu ne gaflet?”
“Subaylarımız arasına siyaset girdi. İttihatçılar, İtilafçılar diye bölündük. Birbirimizi hasım belledik. Mağlubiyet mukadder oldu” diyemediler. Zaten sorulara cevap verecek salâhiyetleri de yoktu, zamanları da... Bir an önce Sultan’ı ve maiyetini limanda demirli bekleyen Alman Loreley gemisine bindirmek, görevlerini yapıp işlerinin başına dönmek istiyorlardı.
“Düşmanın şehre girmesi an meselesi. Maazallah ellerine düşerseniz, ne devletin itibarı kalır ne de namusu...”
Ali Rıza Paşanın bu sözleri Abdülhamit Han’ı öfkelendirmişti. Bastonunu döver gibi yere vurdu.
“Selanik düşmana bırakılır mı? Yapmayın. Bu şehir İstanbul’un anahtarıdır. Bana da bir tüfek verin, birlikte son nefesimize kadar müdafaa edelim.”
Paşa, mülakatı daha fazla sürdürmek istemiyordu. Yarı rica yarı emir içeren bir ses tonuyla son cümlesini kurdu:
“Bize verilen emri yerine getirmek zorundayız. Beyhude vakit kaybetmeyelim.”
Görüşme bitti. Alatini Köşkünün zorunlu misafirleri sabaha kadar dönüş hazırlıklarını tamamladılar. 30 Ekim günü saat 15.00 sularında S.M.S Loreley gemisi Selanik Limanından demir alarak İstanbul’a doğru hareket etti. Devlet, kendi Padişahını almak için kendi gemisini bile gönderememişti. Sabah saatlerinde duran yağmur yeniden başlamış, havaya derin bir keder sinmişti.
Selanik Üçüncü Ordunun merkeziydi. Savaş şartları içinde gücü zayıflamış olsa da şehirde hâlâ 30 bine yakın askeri kuvvet, silah ve mühimmat vardı. Rahatlıkla savunma yapılabilir, şartlar ne kadar zor olursa olsun başarı sağlanabilirdi.
Selanik Ordu Komutanı, Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşaydı. Arnavutluk’un bugünkü adı Molista olan Messaria şehrinde doğmuş, 93 Harbine katılmış, Yemen’de valilik yapmış, 67 yaşında tecrübeli bir kumandandı. Etrafında harplerden geçmiş kurmay bir heyet vardı.
Buna rağmen hiç kimsenin beklemediği hadiseler yaşandı. Olmayacak şeyler oldu.
Sultan’ın gidişinden birkaç gün sonraydı.
Hasan Tahsin Paşa, Beyaz Kule’de Selanik’in ileri gelen tüccar ve işadamlarıyla bir toplantı yaptı. Çoğunluğunu Yahudi ve Rumların oluşturduğu bu adamlar, Paşa’ya telkinde bulundular. Osmanlı ordusunun tüm cephelerde yenildiğini, donanmasının denize bile açılamadığını, böyle bir durumda Selanik’in savunulamayacağını, şehrin savaşla mahvolmasına, yakılıp yıkılmasına razı gelmeyeceklerini söylediler.
Hasan Tahsin Paşa, bu telkinlerden etkilendi. Emrindeki subayların itirazlarını dinlemedi. 7 Kasım günü, Selanik’e yaklaşan Yunan Epir Ordusu Komutanı Konstantin’e bir heyet göndererek teslime hazır olduklarını bildirdi.
Sonraki yıllarda Yunanistan Kralı olacak olan I. Konstantin, teslim haberini dönemin başbakanı Venizelos’a telgrafla bildirdi. Telgrafında şöyle dedi:
“Tahsin Paşa’nın temsilcileri Topçin karargâhına geldiler. Silahlarını muhafaza etmek şartıyla Türk ordusunun teslime hazır olduğunu söylediler. Reddettim. Silahların mutlaka teslim edilmesini, sabahın altısına kadar cevap verilmesini istedim. Sabah saat beşte Türk temsilciler geri geldiler. Silahların teslimini kabul ettiklerini ancak 5 bin tüfeğin bundan istisna tutulmasını istediler. Yine reddettim. İki saat süre tanıdım. Süre sona erdiği zaman cevap vermemişlerdi. İleri harekât emri verdim. Ordumuz şehre yaklaşmıştı ki, Tahsin Paşa bana şartları kabul ettiğini bildiren bir mektup ulaştırdı. İleri harekâtı durdurdum. Şehrin teslim protokolünü imzalamak üzere iki subayı Tahsin Paşaya yolladım.”
Sultan II. Murat’ın binlerce şehidin kanıyla aldığı, ata yadigârı, 482 yıllık Osmanlı şehri Selanik, tek bir kurşun bile atılmadan, tek bir silah bile alınmadan 8 Kasım 1912 günü Yunanlılara teslim edildi.
Türk tarihine bütün Balkanların kaybından daha büyük bir utanç yaşatan bu hadise, toplumda infial oluşturdu. Kamuoyunun da baskısıyla Hasan Tahsin Paşa Divan-ı Harbe verildi. Gıyabında vatan haini olarak yargılanıp idama mahkûm edildi. Tesliminden sonra tutuklandığı Yunanistan’da kısa bir müddet hapis yattı. Serbest bırakılınca önce Fransa’ya ardından İsviçre’ye gitti. 1918 yılında Lozan’da öldü. Mezarı 1937 yılında Yunanistan’a getirildi. İki oğlu vardı. Biri ressam biri diplomat oldu. Ressam olanı Yunan vatandaşlığına geçti, özellikle Balkan Savaşlarını anlatan resimler çizdi. Diplomat olanı ise Arnavutluk’a taşındı. Bu ülkenin Yunanistan büyükelçiliğini yaptı.
Sultan II. Abdülhamit Han, İstanbul’a getirildikten sonra Beylerbeyi Sarayına yerleştirilmişti. Selanik’in teslim haberini aldığında şöyle dediği söylenir:
“Allah, devleti bu hale getirenlere lanet etsin!”